Dahil Olan Hizmetler:
Türk Hava Yolları tarifeli seferi ile İstanbul-Berlin-İstanbul uçak biletleri
Havalimanı vergileri ve bilet servis ücretleri
4* merkezi otellerde toplam 3 gece kahvaltı dâhil konaklama
Otel ve şehir vergileri (turist vergileri)
Özel seyahat sağlık sigortası
Özel iptal & güvence poliçesi (Son Güne Kadar Tur İptal Hakkı)
Yurt dışı çıkış harçları
Cermen Trio I (Adım Adım Berlin)
Cermen Trio II (Zeus Altarından Babil’in İştar Kapısına Bergama Müzesi)
Cermen Trio III (Kral, Saray ve Yel Değirmeni: Sanssouci Sarayı)
Cermen Trio IV (Elbe’nin Floransa’sı Dresden)
Cermen Trio V (Zwinger Galerisi ve Rafaelin Sistine Madonna’sı)
Cermen Trio VI (Bach’ın Şehri Leipzig)
Cermen Trio VII (Dresden Saksonya Devlet Operasında Opera Gecesi)
Cermen Trio VIII (Saksonya Krallarının İzinde Tarihi Dresden Kalesi)
Cermen Gurmesi I (Berlin’de Geleneksel Alman Mutfağı):
Ekşi Kremalı Mantar Çorbası + Kızılcık Soslu Dana Şinitzel + Elmalı Sıcak Turta
Cermen Gurmesi II (Dresden’de Saksonya Mutfağı):
Saksonya Patates Çorbası + Kızarmış Geyik İncik + Peynir ve Tarçınlı Pankek
Programda belirtilen tüm müze ve ören yeri giriş ücretleri
Tüm şehirler ve kasabalar arası transferler
Havalimanı-otel-havalimanı transferleri
Matilda Travel profesyonel Türkçe rehberlik hizmeti
Yerel rehberlik hizmeti
Rehber, sürücü ve araç masrafları (Otoyol, park, ulaşım, konaklama, yemek vs.)
Rehber ve sürücü bahşişleri (Gezimizde bahşiş toplanmıyor)
Dahil Olmayan Hizmetler:
Schengen vize ücreti (150 Euro)
Fazla bagaj ücreti, otel ekstraları ve kişisel harcamalar
Programda belirtilmeyen tüm gezi, yeme-içme, müze girişi ve ulaşım hizmetleri
Gezi İçeriği ve Ayrıcalıkları:
Prusya Kralı Büyük Frederik, Berlin yakınlarındaki Potsdam'da yeni bir saray yaptırmak ister ancak beğendiği arazideki bir değirmenci mülkünü satması için ikna edilemez. Büyük Frederik değirmenciyi sarayına çağırır ve isteğini bizzat kendisi dile getirir. Yeniden ret cevabı alması üzerine "Sen benim kral olduğumu bilmiyor musun?" diyerek hiddetlenir. Bunun üzerine değirmenci o tarihi sözü söyler: "Haklısınız efendim; ama siz de biliniz ki Berlin'de hâkimler var!".
Zaman geçer saray inşa edilir ancak yel değirmeni kalır. Ünlü yazarımız Sunay Akın hikayenin kalan bölümünü şöyle anlatıyor; "Yıllar sonra bir Osmanlı heyeti Berlin'e gidiyor; bir otelde kalıyorlar. Yalnızca aralarından biri bu öyküyü biliyor. Çünkü o bir entelektüel. Çok okuyor. "Potsdam çok yakın; adaletin simgesi olan şu değirmeni bir görelim" diyor fakat kimse ilgilenmiyor ama o kalkıp tek başına gidiyor ve bu değirmene uzun uzun bakıyor. O güzel insan Mustafa Kemal'den başkası değildir.''
Şimdi bizler için de bu hikayenin derinliklerine yol alma vakti..
Cermen Krallığı ve Prusya'nın Versay'ı: Sanssouci Sarayı ve Potsdam
Rotamız Cermen Krallığı Prusya’nın merkezi Potsdam. Varışımızı takiben Prusya kralı Büyük Frederick’in efsanevi ikametgahı Sanssouci Sarayı’nı ziyaret ediyor ve bir dönem Atatürk’ün de ilgisini çekip gezdiği yapıda kral, saray ve ünlü yel değirmeni hikayesinin izini sürüyoruz.
Almanya’nın zarif şehri Potsdam’da, bağ teraslarının arasından yükselen Sanssouci Sarayı ilk bakışta insanı zamansız bir sükûnete davet ediyor. Rokoko üslubunun incelikli kıvrımları, üzüm bağlarının ritmik çizgileriyle buluşurken sarayın hemen yanında duran tarihi Sanssouci Yel Değirmeni geçmişten bugüne taşınan bir hikâyeyi fısıldıyor. Rivayete göre değirmenci ile Prusya Kralı II. Friedrich (Büyük Frederik) arasında geçen adalet diyaloğu, yalnızca bir mülk meselesi değil; hukukun ve hakkaniyetin sembolü hâline gelmiş bir anlatı. Sarayın ihtişamı ile değirmenin mütevazılığı yan yana dururken, güç ile hak arasındaki dengeyi gözle görünür kılıyor.
Sanssouci’nin merdivenlerinden aşağı süzülen manzaraya bakarken, aklımıza başka bir liderin adalet ve egemenlik vurgusu geliyor: Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk. Onun “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü, Potsdam’daki o efsanevi değirmenci hikâyesiyle beklenmedik bir paralellik kuruyor. Büyük Frederik’in “Berlin’de hâkimler var” dediği anlatılır; Atatürk ise bağımsız bir yargının ve millet iradesinin altını çizmiştir ve o büyük lider bu hikayenin izini sürmeyi unutmamış ve günümüzde hale pervanesi dönmeye devam eden değirmeni ve sarayı bir Almanya seyahatinde ziyaret etmeyi ihmal etmemiştir. İki farklı coğrafya, iki ayrı yüzyıl… Ama adalet fikri, sarayların taş duvarlarını ve meclis kürsülerini aşarak ortak bir zeminde buluşmaya devam ediyor.
Sanssouci bahçelerinde yürürken yalnızca bir sarayı gezmiş olmuyoruz; Avrupa tarihinin zarafetle örülmüş bir sahnesinde dolaşıyoruz. Bağ teraslarından yel değirmenine uzanan patika, bizlere hem estetik bir seyir hem de düşünsel bir yolculuk sunuyor. Tıpkı Atatürk’ün anılarında olduğu gibi, mekân burada bir hatırlatma işlevi görüyor: Güç gelip geçici, fakat adalet ve özgürlük fikri kalıcıdır. Potsdam’dan ayrılırken bavulumuza birkaç fotoğraf değil, tarihin iki ayrı köşesinden yankılanan ortak bir değerler mirasını koyuyoruz.

Taşlara İşlenen Tarih: Dresden
Cermen Elbe Nehri’nin kıyısında zarif bir tablo gibi uzanan Dresden, Almanya’nın en romantik şehirlerinden biri olarak bizleri ilk bakışta büyülüyor. Barok mimarinin en ihtişamlı örnekleri, savaşın küllerinden doğmuş bir anka kuşu misali yeniden yükselmiş. Şehre yukarıdan bakan teraslarda yürürken, Elbe’nin yumuşak akışı ile taş cephelerin altın tonları arasında zamanda yolculuğa çıkıyoruz. Dresden, hem zarif hem dramatik; hem ağırbaşlı hem de sanatla çarpan bir kalp.
Şehrin simgesi haline gelen Frauenkirche, kubbesinin altındaki dingin atmosferle bizlere sessiz bir hayranlık yaşatıyor. Hemen birkaç adım ötede yer alan Zwinger Sarayı, heykellerle süslü avluları ve sanat koleksiyonlarıyla adeta açık hava müzesi. Duvarlardaki her detay, Dresden’in asırlık zarafetini anlatıyor. Akşam olduğunda ise ihtişamlı Semperoper ışıklar altında masalsı bir sahneye dönüşüyor; operanın notaları Elbe kıyısında yankılanırken şehir adeta nefes alıyor.
Dresden sadece mimarisiyle değil, sanat ruhuyla da büyülüyor. Staatliche Kunstsammlungen Dresden bünyesindeki galeriler, Rönesans’tan romantizme uzanan başyapıtlarla dolu. Şehrin sokaklarında dolaşırken, butik kafelerden yayılan kahve kokusu ve vitrinlerde parlayan Meissen porselenleri, kültürle gündelik yaşamın iç içe geçtiğini gösteriyor. Gün batımında Brühl Terası’ndan Elbe’ye doğru bakarken Dresden’in neden “Elbe’nin Floransa’sı” olarak anıldığını anlıyoruz. Pastel tonlara bürünen gökyüzü, barok siluetin arkasında yavaşça erirken şehir romantik bir vedaya hazırlanıyor. Dresden, yalnızca gezilen değil; hissedilen, dinlenen ve hafızaya kazınan bir şehir. Burada her adım, tarihle sanatın zarif bir dansına eşlik ediyor.

Zwinger’de Kraliyet Zarafeti: Sistine Madonna ile Göz Göze
Elbe Nehri’nin kıyısında yükselen Dresden’in barok tacı Zwinger, ilk adımımızda bizleri bir saray masalının içine çekiyor. Heykellerle süslü kemerler, altın yaldızlı detaylar ve geniş avlunun ortasında dans eden fıskiyeler… 18. yüzyılın ihtişamı bugün hâlâ capcanlı. Saksonya elektörlerinin görkemli eğlencelerine ev sahipliği yapan bu kompleks, şimdi sanatın en aristokrat hâline yuva oluyor. Avluda yürürken ayakkabılarımızın taş zeminde çıkardığı ses bile kulağa tarihî bir melodi gibi geliyor.
Zwinger’in kalbinde yer alan Gemäldegalerie Alte Meister’e adım attığımızda ise dünya adeta duruyor. Duvarların en görkemli köşesinde, Raphael’in başyapıtı Sistine Madonna bizi bekliyor. Meryem’in bulutların arasından süzülen bakışıyla göz göze geldiğimiz o an, kalabalık sessizleşiyor. Tablonun altındaki iki meşhur meleğin dalgın ve biraz da yaramaz ifadesi, sanat tarihinin en tanınan detaylarından biri olarak izleyeni gülümsetiyor. Rönesans’ın dingin zarafeti ile saray ihtişamı burada tek bir karede buluşuyor.
Bu gezi, sıradan bir müze turundan çok daha fazlası. Zwinger’de dolaşırken barok mimarinin teatral görkemi ile Rönesans resminin ruhani inceliği arasında büyüleyici bir kontrast yaşıyoruz. Altın varaklı çerçeveler, yüksek tavanlar ve ağır kadife perdeler arasında ilerlerken kendimizi bir kraliyet koleksiyonunun özel davetlisi gibi hissediyoruz. Dresden’in savaş sonrası küllerinden doğarak bugün Avrupa’nın en sofistike sanat duraklarından biri hâline gelmesi de hikâyeye ayrı bir dramatik derinlik katıyor.
Dresden gezimizde bu tabloyla göz göze gelmek, sanatla kişisel bir temas kurmak demek. Kraliyet zarafeti burada yalnızca mimaride değil; bir annenin, iki meleğin ve ressamın fırçasından taşan ilahi huzurun içinde saklı. Eğer Avrupa’da sanatı en görkemli sahnesinde deneyimlemek istiyorsanız, SADECE MATİLDA'nın "Cermen Trio" gezisindeki özgün rotası Zwinger’de sizi bekliyor; çünkü bazı bakışlar, yüzyıllar geçse de etkisini kaybetmiyor.

Kraliyet Zarafetinde Bir Sanat Şöleni: Semperoper'de Opera
Elbe Nehri’nin kıyısında yükselen barok siluetiyle Semperoper, Dresden gecelerine altın bir ışıltı serpiyor. Güneş battığında binanın taş cephesi yumuşak ışıklarla aydınlanıyor; kırmızı halıdan içeri adım atan konuklar, kadife ve kristalin büyülü birlikteliğine karışıyor. 19. yüzyılda mimar Gottfried Semper’in imzasını taşıyan bu görkemli yapı, savaşın yıkımına rağmen yeniden doğmuş ve bugün Avrupa’nın en etkileyici opera salonlarından biri olarak sanatseverleri selamlıyor. Daha fuayede, aynalara yansıyan şıklık ve hafif bir parfüm kokusu, gecenin sıradan olmayacağını söylüyor MATİLDA GEZGİNLERİNE.
Salon kapıları açıldığında altın varaklı balkonlar ve devasa avize göz kamaştırıyor. Akustik o kadar berrak ki, ilk keman notasından itibaren zaman kavramı siliniyor. Orkestradaki ustalık ve sahnedeki solistlerin dramatik gücü, bizleri birkaç saatliğine başka bir dünyaya taşıyor. Perde arasında şampanya kadehlerimizi tokuştururken Almanca, İtalyanca ve Fransızca sohbetler birbirine karışıyor; opera burada sadece bir sanat dalı değil, zarif bir sosyal ritüel.
Konser bitip Dresden’in sokaklarına yeniden karıştığımızda tarihi siluet hâlâ ışıl ışıl olacak. Taş köprülerden esen hafif rüzgâr ve uzaktan duyulan at nalı sesleri, izlediğimiz aryaların yankısıyla birleşecek. Semperoper’de bir opera gecesi, yalnızca bir temsil izlemek değil; Avrupa kültür tarihinin kalbinde, ihtişam ve duygunun kusursuz uyumuna tanıklık etmek demek. Dresden’de TÜRKİYE'DEN İLK DEFA ve SADECE MATİLDA GEZGİNLERİNİN yaşadığı bu deneyim, valize sığmayacak kadar görkemli bir hatıra.

Notaların Şehrinde Kaybolmak: Bach'ın İzinde Leipzig
Doğu Cermen'in, yaratıcı ruhuyla nabız tutan bir şehridir Leipzig. İlk bakışta klasik Alman mimarisinin ağırbaşlı çizgileri karşılar bizi; ancak birkaç sokak sonra duvarlara taşan grafitiler, bağımsız sanat galerileri ve endüstriyel alanlardan dönüştürülmüş kültür merkezleri şehrin asi karakterini gösterir. Cermen'in alternatif ruhunu daha sakin ama bir o kadar derin bir atmosferde deneyimlemek isteyenler için Leipzig, keşfedilmeyi bekleyen bir sahne gibidir.
Şehrin kalbinde yükselen St. Thomas Church, yalnızca gotik mimarisiyle değil, müzik tarihindeki yeriyle de büyüleyici. Yüzyıllar boyunca burada yankılanan ezgiler, özellikle Johann Sebastian Bach’ın mirasıyla anlam kazanıyor. Kilisenin içindeki sade ama etkileyici atmosferde birkaç dakika geçirmek bile Leipzig’in kültürel derinliğini hissetmeye yetiyor. Müzik burada bir turistik unsur değil; şehrin damarlarında dolaşan canlı bir hafıza.
Leipzig’in dramatik yüzü ise devasa anıtıyla kendini gösteriyor: Monument to the Battle of the Nations. Avrupa tarihinin en büyük meydan savaşlarından birini anmak için inşa edilen bu heybetli yapı, hem mimarisi hem de sunduğu panoramik manzarayla nefes kesiyor.
Akşamüstü ise rota, kafeler ve butik dükkânlarla çevrili eski şehir meydanına dönüyor. Leipzig, kalabalık tur otobüslerinden uzak, daha yerel ve daha sahici bir Almanya/Cermen deneyimi sunuyor. Üniversite öğrencilerinin enerjisi, sanat kolektiflerinin üretkenliği ve tarih kokan taş sokakların romantizmi bir araya gelerek şehri unutulmaz kılıyor. Leipzig, klişelerden uzak bir Avrupa masalı; her köşesinde yeni bir hikâye anlatan dinamik bir kültür başkenti.

Barok Şehirlerin Lezzet Sırrı: Saksonya Sofraları
Tarih ve zarafetin iç içe geçtiği Saksonya toprakları yalnızca barok mimarisi ve sanat mirasıyla değil, güçlü ve köklü mutfağıyla da baş döndürüyor. Dresden sokaklarında dolaşırken fırınlardan yükselen tarçınlı kek kokuları, insanı vitrinlere doğru usulca çekiyor; özellikle bademli, kremalı katmanlarıyla meşhur Eierschecke adeta tatlı severler için bir sanat eseri.
Akşam sofralarında ise ağır ateşte pişirilen, ekşi-tatlı sosuyla hafızalara kazınan Sauerbraten başrolde. Yanında servis edilen kırmızı lahana ve patates köfteleriyle Sakson mutfağı, Alman disiplinini ev sıcaklığıyla buluşturuyor.
Lezzet yolculuğu Leipzig’de devam ediyor. Baharın tazeliğini tabakta hissettiren Leipziger Allerlei, sebzelerin zarif uyumunu kerevit dokunuşuyla taçlandırırken; sokak aralarında karşınıza çıkan tavada kızarmış, hafif tatlı patates topları Quarkkeulchen çocukluk anılarını canlandıran bir lezzet sunuyor.
Saksonya’da yemek yalnızca karın doyurmak değil; her lokmada tarihle, gelenekle ve bölgenin güçlü kimliğiyle kurulan lezzetli bir bağ. Bu topraklarda sofraya oturmak, geçmişle bugün arasında kurulmuş enfes bir köprüden geçmek demek..
Ve elbette yine TÜRKİYE'DEN İLK KEZ ve SADECE MATİLDA GEZGİNLERİ için hazırlanacak Saksonya sofralarında ekşi kremalı mantar çorbasısından kızılcık soslu sana şinitzele, Saksonya patates çorbasından kızarmış geyik inciğine "Cermen Gurme Deneyimi" sizleri bekliyor.

Duvarların Ötesinde Bir Şehir: Berlin’in Yeniden Doğuşu
Bu kez Avrupa’nın kalbinde, tarih ile avangard ruhun iç içe geçtiği bir şehirdeyiz: Berlin. Daha ilk adımda, anıtsal görkemiyle Brandenburg Kapısı bizi karşılıyor; kapının taş sütunlarında hem imparatorluk görkemi hem de bölünmüş bir ülkenin hafızası saklı. Bir zamanlar iki dünyayı ayıran Berlin Duvarı’nın bugün grafitilerle bezenmiş yüzü, şehrin karanlık geçmişini renkli bir özgürlük manifestosuna dönüştürüyor. Berlin, tarihini saklamıyor; onu cesurca sergiliyor.
Şehrin kültürel nabzı ise Müzeler Adası’nda atıyor. Spree Nehri’nin ortasında yükselen bu eşsiz kompleks, sanat ve arkeolojiyi büyüleyici bir atmosferde buluşturuyor. Antik çağ hazinelerinden modern başyapıtlara uzanan koleksiyonlar, bizleri zamanlar arası bir yolculuğa çıkarıyor.
Akşam saatlerinde ise Berlin bambaşka bir kimliğe bürünüyor: endüstriyel depolar sanat galerisine, terk edilmiş fabrikalar elektronik müzik mabedine dönüşüyor. Yaratıcılık burada yalnızca bir akım değil, gündelik hayatın ta kendisi. Berlin’in asıl sürprizi ise sokaklarında gizli. Kreuzberg’de çok kültürlü yaşamın enerjisi hissedilirken, Prenzlauer Berg’de zarif kafeler ve tasarım dükkânları şehrin sofistike yüzünü yansıtıyor. Sabah kahvemizi üçüncü dalga bir kafede yudumlayıp, gün boyu Berlin'i keşfedip, akşamı ise Cermen mutfağının en cesur örnekleriyle taçlandırıyoruz. Berlin, her köşesinde “yeniden başlama” fikrini fısıldayan bir şehir; geçmişin izlerinden güç alan, ama yüzünü daima geleceğe çeviren bir metropol.
Taş duvarlar arasından yükselen ses: Bach’ın ayak izlerinde Saksonya kasabaları. Tarihi kilise orglarının tınılarında müzik ve mimarinin uyumu.. Bach’ın doğduğu şehir Eisenach.. Arnstadt’ta ilk orgculuk yılları ve Bach’ın org eserlerinin sanatsal analizi.. Saray müzisyenliğinden kilise müziğine Weimar.. Bach’ın zirve dönemi: Thomaskirche ve Leipzig.. Goethe ve Schiller’in evleri.. Köthen Sarayı ve Bach’ın altın yılları.. Franz Liszt Müzesi.. Handel’in şehri Hendel.. Tanrıya adanmış bir sanat klasik müzikte bir hac yolculuğu..
Büyülü bir doğa ve baş döndüren bir mimari.. Geleneksel kostümleri ve meşhur biralarıyla iki asırlık Bavyera karnavalı Oktoberfest.. Av köşkleri ve zümrüt yeşili ormanlar.. Hitler’in dağ evinde Bavyera gurmesi.. Uyuyan Güzel’in masal şatosu Neuschwanstein.. Oberammergau’nun resimli evleri.. Bavyera kralının çocukluk konutu Hohenschwangau.. Pitoresk kasaba Mittenwald.. İç içe Garmisch-Partenkirchen.. Königssee’den Obersee’ye tekne yolculuğu ve doğanın krallığı.. Sıra dışı bir Almanya, Bavyera Bavyera..
Avrupa’nın en seçkin müzik etkinliklerinden Bonn Beethoven Festivali ve Ren Nehri Vadisi.. Küçük Ludwig’in doğup büyüdüğü mekanlar.. Efsanevi Cermen şatoları ve bembeyaz sulara yansıyan üzüm bağları yeşili.. Beethoven Evi’nde klasik müzik konseri.. Balzac’ın Kırmızı Han’ı Andernach.. Peri masallarının kalesi Eltz.. Cochem Şatosu ve dönem kostümleriyle Şövalyeler Yemeği.. Adım adım Köln.. Beethoven ezgileri ve Kraliçe Victoria’nın deyimiyle; Ren kenarı ve ıhlamur ağaçlarının gölgesinde romantizm..