Dahil Olan Hizmetler:
Türk Hava Yolları ile İstanbul-Sao Paulo / Santiago-İstanbul uçak biletleri
Yerel Hava Yolları ile Sao Paulo-Asuncion uçak biletleri
Yerel Hava Yolları ile Asuncion-Santa Cruz de la Sierrra uçak biletleri
Yerel Hava Yolları ile Santa Cruz de la Sierrra-La Paz uçak biletleri
Yerel Hava Yolları ile La Paz-Uyuni uçak biletleri
Yerel Hava Yolları ile Calama-Santiago uçak biletleri
Tüm havalimanı vergileri ve bilet servis ücretleri
5* ve 4* otellerde toplam 11 gece kahvaltı dahil konaklama
Otel ve şehir vergileri (turist vergileri)
Özel seyahat sağlık sigortası
Yurt dışı çıkış harçları
Yerel mekanlarda alınacak 5 adet öğle yemeği
Yerel mekanlarda alınacak 4 adet akşam yemeği
Andlar’ın Sırları-Bolivya I (Santa Cruz de la Sierrra’ya Yolculuk)
Andlar’ın Sırları-Bolivya II (Bolivya’nın Küçük İsviçre’si Samaipata)
Andlar’ın Sırları-Bolivya III (Fuerte de Samaipata ve Tanrıların Arabaları)
Andlar’ın Sırları-Bolivya IV (Yeryüzü Cenneti Las Cuevas Şelaleleri)
Andlar’ın Sırları-Bolivya V (Başkent La Paz)
Andlar’ın Sırları-Bolivya VI (Bolivya Ay Vadisi)
Andlar’ın Sırları-Bolivya VII (İnkalar’ın İzinde Antik Tiwanaku)
Andlar’ın Sırları-Bolivya VIII (Efsanevi Titikaka Gölü ve Yaşayan İnka Torunları)
Andlar’ın Sırları-Bolivya IX (Yer ile Göğün Aynası Uyuni)
Andlar’ın Sırları-Şili I (Dünyanın En Kurak Çölü Atacama)
Andlar’ın Sırları-Şili II (Tatio Gayzeri ve San Pedro)
Andlar’ın Sırları-Şili III (Şili Ay Vadisi)
Andlar’ın Sırları-Şili IV (Andlar’ın Eteğinde Başkent Santiago)
Andlar’ın Sırları-Şili V (Şili Şarap Bağları)
Andlar’ın Sırları-Şili VI (Vino del Mar’dan Valparaiso’ya Okyanus Kokulu Şili)
Andlar’ın Sırları-Paraguay (Başkent Asuncion)
Andlar’ın Sırları-Brezilya (Işıklar Altında Sao Paulo)
Program boyu ziyaret edilecek tüm müze ve ören yeri giriş ücretleri
Şehirler arası transferler
Havalimanı-otel-havalimanı transferleri
Matilda Travel profesyonel Türkçe rehberlik hizmeti
Yerel rehberlik hizmeti
Rehber, sürücü ve araç masrafları (Otoyol, park, ulaşım, konaklama, yemek vs.)
Rehber ve sürücü bahşişleri (Gezimizde bahşiş toplanmıyor)
Dahil Olmayan Hizmetler:
Fazla bagaj ücreti, otel ekstraları ve kişisel harcamalar
Programda belirtilmeyen tüm gezi, yeme-içme, müze girişi ve ulaşım hizmetleri
MATİLDA ile Keşfet:

Gezi İçeriği ve Ayrıcalıkları:
...Sen, And dağlarından,
Gözyaşı getiren;
Sarmaş dolaş olun benimle
Sevdalılar gibi..
Şili'li şair Pablo Neruda, böyle anıyor Güney Amerika'yı saran dünyanın en uzun sıradağı Andlar'ı.. Peru ve Bolivya'dan Şili patagonyasına kadar uzanan sıradağlar, And ülkelerine de adını veriyor. Bizler de efsanevi And Dağları'nın ardına, sırlarla dolu geçmişleriyle And ülkelerine yol alıyor, TÜRKİYE'DEN İLK DEFA ve SADECE MATİLDA'DA And ülkelerini Paraguay ve Brezilya ile buluşturuyoruz.
Toprakla Gökyüzü Arasında: Atacama Çölü ve Samanyolu Gözlemi
Atacama Çölü her gezgine, yeryüzünün en uç noktalarından biri gibi hissettirir. Burada toprak, suskunluğunu çatlaklarıyla anlatırken gökyüzü ise geceleri sonsuz bir hikâye kitabına dönüşür. İlk bakışta sert ve ulaşılmaz görünen bu coğrafya, aslında doğanın en şiirsel yüzlerinden birini saklar. Atacama, yalnızca bir çöl değil; zamanın ve sessizliğin iç içe geçtiği bir deneyimdir.
Gündüzleri güneşin keskin ışığıyla kavrulan vadiler, akşamüstü altın tonlarına bürünür. Valle de la Luna’da (Şili Ay Vadisi) yürürken, ay yüzeyinde dolaşıyormuş hissine kapılmak kaçınılmazdır. Rüzgârın şekillendirdiği kayalar ve kilometrelerce uzanan kum düzlükleri, bizlere doğanın ihtişamını hatırlatır. Bu coğrafyada her adım, binlerce yılın izini taşır.
Atacama Çölü, dünyanın en kurak noktalarından biri olmasının yanı sıra, lüks kamp deneyimiyle doğayla konforu kusursuz biçimde buluşturan eşsiz bir destinasyon sunar. Altın tonlarına bürünen uçsuz bucaksız vadiler, tuz düzlükleri ve volkanik zirveler arasında konumlanan butik çöl kampları; özel tasarım çadırları, panoramik cam tavanları ve gurme mutfağıyla adeta beş yıldızlı bir otelin konforunu vahşi doğanın kalbine taşır. Gün batımında kızıl ve morun iç içe geçtiği gökyüzü manzarası eşliğinde servis edilen yerel şaraplar ve şef dokunuşlu menüler, bu deneyimi yalnızca bir konaklama değil, başlı başına bir ritüele dönüştürür.
Gece çöktüğünde ise Atacama’nın büyüsü bambaşka bir boyuta taşınır. Işık kirliliğinden tamamen uzak bu coğrafya, Samanyolu’nu çıplak gözle tüm ihtişamıyla izleyebileceğiniz dünyadaki en iyi noktalardan biri olarak kabul edilir. Bizler de elbette TÜRKYE'DEN İLK KEZ ve SADECE SEÇKİN MATİLDA GEZGİNLERİ İÇİN profesyonel teleskoplarla gökyüzü gözlemlerine katılıyor, yıldız kümeleri ve galaksileri adeta dokunulacak kadar yakın hissediyoruz. Sessizliğin derinliği ve evrenin sonsuzluğu arasında kurucağımız bu bağ, modern hayatın karmaşasından uzaklaşmak isteyenler için de unutulmaz bir deneyim sunuyor; Atacama’da geçirilen her gece, gökyüzüne yazılmış bir hikâyeye dönüşüyor.
Atacama’nın hikâyeleri yalnızca doğayla da sınırlı değil. Bölgenin yerli halkı olan Atacameno kültürü, bu sert coğrafyada hayatta kalmanın bilgeliğini taşıyor. Tuz göllerinde süzülen flamingolar, antik yollar ve terk edilmiş maden kasabaları, geçmişin izlerini bugüne taşıyor. Her biri, çölün sessizliğinde yankılanan farklı bir yaşam öyküsü.
Atacama Çölü, bizlere yalnızca bir manzara değil, derin bir içsel yolculuk sunuyor. Burada zaman kavramı kayboluyor, düşünceler berraklaşıyor ve insan doğayla yeniden farklı bir ilişki kuruyor. Toprak ile gökyüzü arasında sıkışmış bu eşsiz coğrafya, hem yalnızlığın hem de sonsuzluğun en güzel tanımını yapıyor. Atacama’dan ayrılan MATİLDA GEZGİNLERİ, geride yalnızca ayak izlerini değil, ruhunun bir parçasını da bırakıyor.

Fuerte de Samaipata ve Tanrıların Arabaları:
Erich von Daniken, 1968 yılında kaleme aldığı meşhur "Tanrıların Arabaları" kitabını yazarken antik astronot teorilerini desteklemek için Güney Amerika'daki birçok arkeolojik alandan ilham almıştı. Peru'daki Nazca Çizgileri ve Puma Punku gibi yerler ilgi odağı olan mekanlarken kuşkusuz bunlar arasında en ünlüsü Bolivya'daki Fuerte de Samaipata'ydı. Samaipata, devasa kaya oymaları ve "uzay limanı" benzeri yapısıyla Daniken'in "kadim uzaylılar" teorisi için kullandığı yerdi. Daniken, buradaki oymaların, insanüstü bir varlık tarafından işlenmiş teknik bir yapı olduğunu da iddia etmiştir.
Bolivya’nın doğu And Dağları eteklerinde, tropik ile dağ ikliminin birbirine karıştığı büyüleyici bir coğrafyada yer alan Fuerte de Samaipata, ilk bakışta dev bir taşın rastgele oyulmuş hali gibi görünür. Oysa yaklaştıkça bu devasa kaya kütlesinin üzerinde yer alan geometrik şekiller, kanallar ve nişler, bizleri adeta başka bir zamanın ve başka bir aklın izleriyle baş başa bırakır.
TÜRKİYE'DEN İLK DEFA ve SADECE SEÇKİN MATİLDA GEZGİNLERİNİN İZLEYECEĞİ AND DAĞLARI ROTASINDA ziyaret edilecek UNESCO Dünya Mirası bu gizemli alan, hem İnka öncesi kültürlerin hem de İnka ve İspanyol etkilerinin izlerini aynı anda taşıyan eşsiz bir açık hava anıtıdır. Burası yalnızca bir arkeolojik alan değil; aynı zamanda sayısız teoriye ilham veren bir sırlar sahnesi.
Daniken, Samaipata’yı “tanrıların iniş alanı” olabileceği fikriyle yorumlayarak burayı popüler kültürün merkezlerinden biri haline getiren en ünlü kişi. Kayaya işlenmiş uzun kanalların suyla mı, ritüellerle mi yoksa gökyüzüyle bağlantılı bir amaçla mı kullanıldığı hâlâ kesinlik kazanmamıştır. Bu bilinmezlik, ziyaretin en büyüleyici yanını oluşturur. Bugün Samaipata’yı ziyaret edecek SEÇKİN MATİLDA GEZGİNLERİ için deneyim yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda ruhsal bir yolculuktur.
Sabahın erken saatlerinde sislerin arasından yavaşça ortaya çıkan taş yüzeyler, gün batımında kızıl tonlara bürünerek dramatik bir sahne yaratır. Etrafı saran yeşil vadiler ve sessizlik, insanı ister istemez düşünmeye iter: Bu yer gerçekten sadece bir tören alanı mıydı, yoksa insanlığın hâlâ çözemediği daha büyük bir hikâyenin parçası mı? Samaipata, cevaptan çok sorular sunan ve bu yüzden unutulmaz olan bir destinasyon.

Doğu Bolivya Ovalarından Santa Cruz de la Sierra'ya:
Santa Cruz de la Sierra, Bolivya’nın doğu ovalarına açılan kapısı olarak, ilk bakışta Latin Amerika’nın klasik And şehirlerinden ayrıştığını hissettirir. Kolonyal dönemden kalma pastel tonlu binalar, cam cepheli modern yapılarla yan yana dururken şehirde garip bir uyum hâkimdir. Palmiye ağaçlarının gölgelediği geniş caddeler ve Plaza 24 de Septiembre çevresindeki hareketlilik, buraya tropik bir başkent havası kazandırır. Ancak birkaç sokak ötede, ahşap detaylı eski evler ve yavaş akan günlük hayat, bizlere hâlâ küçük bir kasabada olduğu hissini verir.
Şehrin ruhu, en çok semt pazarlarında hissedilir. Sundurma çatılı küçük dükkânların sıralandığı bu alanlarda, tropik meyvelerin kokusu havaya karışır; papaya, mango ve yucca tezgâhlarda renk cümbüşü yaratır. Satıcıların samimi sohbetleri, yerel halkın sıcaklığıyla birleşerek Santa Cruz’u sadece bir şehir değil, yaşayan bir kültür sahnesine dönüştürür. Doğu ovalarının nemli ve sıcak iklimi, burada hayatın temposunu belirler; her şey biraz daha rahat, biraz daha yavaştır.
Bu atmosferin müziğe yansıması ise “Camba” ritimlerinde hayat bulur. Bolivya’nın doğu bölgelerinde doğan bu müzik türü, gitar, davul ve yerel ezgilerin birleşimiyle ortaya çıkar ve şehirdeki tropik yaşamın enerjisini taşır. Neşeli ama bir o kadar melankolik tonlarıyla Camba müziği, Santa Cruz’un kimliğini anlatan görünmez bir anlatıcı gibidir. Akşamüstü bir meydanda ya da küçük bir kafede duyduğumuz bu ritimler, şehrin sadece görülen değil hissedilen tarafını da keşfetmemizi sağlar.

Titikaka Gölü ve Yaşayan İnka Torunları:
And Dağları’nın kalbinde, gökyüzüne en yakın maviliklerden biri olarak bizleri karşılayacak Titicaca Gölü, sadece doğal güzelliğiyle değil, aynı zamanda köklü kültürüyle de dikkat çeker. Gün doğumunda suyun üzerinde beliren altın ışıklar, çevredeki dağların siluetiyle birleşerek adeta bir tablo oluşturur.
Gölün en etkileyici özelliklerinden biri, Uros halkının sazlardan inşa ettiği yüzen adalarda süregelen yaşam. Bu adalarda yaşayan insanlar, İnka medeniyetinin yaşayan mirasçıları olarak kabul ediliyor ve doğayla kurdukları uyumlu ilişki sayesinde yüzlerce yıldır geleneklerini korumayı başarmışlar. Bizler de sazdan yapılmış evleri geziyor, yerel halkın günlük yaşamına tanıklık ediyor ve geleneksel teknelerle göl üzerinde yolculuklara çıkıyoruz. Bu deneyim bizlere, modern dünyadan kopup zamansız bir kültürle bağ kurma fırsatı da sunuyor. Bir Uros ailesinin misafiri olduğumuzda, yalnızca bir kültürü gözlemlemez, aynı zamanda onun bir parçası haline geliriz; sıcak bir gülümseme ve sade bir yaşam felsefesiyle karşılanırız.
Titicaca çevresinde yaşayan İnka torunları bölgenin ruhunu taşıyan en önemli unsurlardan biri elbette. Renkli kıyafetleri, dokuma sanatları ve ritüelleriyle bu topluluklar, geçmiş ile bugünü harmanlayan bir yaşam sürdürüyor. Yerel pazarlarda satılan el işi ürünler, her biri ayrı bir hikâye anlatan kültürel mirasın parçaları. Burada tekstil sanatı bir iletişim dili gibi; her desen bir hikâye anlatıyor. Yerel halkın dokuduğu kumaşlar UNESCO tarafından bile korunmaya değer görülmüş. Bu coğrafyada yapılan bir yolculuk, sadece yeni bir yer görmek değil; aynı zamanda kadim bir medeniyetin izlerini hissetmek anlamına geliyor.
Güneş Kapısı’nın Sırrı: Tiwanaku’da Zamanın Ötesine Yolculuk
And Dağları’nın yüksek platolarında, gökyüzüne en yakın noktalardan birinde yükselen Tiwanaku, bizlere yalnızca bir arkeolojik alan değil, zamanın katmanları arasında açılan bir kapı sunuyor. Bu antik kentin en büyüleyici yapılarından biri olan Güneş Kapısı, kusursuz taş işçiliği ve gizemli kabartmalarıyla hâlâ çözülememiş bir bilmece gibi ayakta. Kapının merkezinde yer alan ve çoğu araştırmacıya göre bir güneş tanrısını temsil eden figür, çevresindeki sembollerle birlikte adeta bir takvim ya da kozmik rehber niteliği taşıyor. Güneşin doğuşunda taş yüzeye düşen ışık, binlerce yıl öncesinin ritüellerini bugüne taşıyan büyülü bir sahne yaratıyor.
Tiwanaku’da dolaşırken rüzgârın taşıdığı sessizlik, bizleri geçmişin derinliklerine çekiyor. Güneş Kapısı’nın önünde durup ufka baktığımızda, yalnızca bir medeniyetin izlerini değil, insanlığın evreni anlama çabasını da hissediyoruz. Burası, modern dünyanın hızından uzaklaşıp zamanın akışını yeniden sorgulayabileceğiniz nadir yerlerden biri. Belki de Güneş Kapısı’nın asıl sırrı, taşlara işlenmiş sembollerde değil; onu ziyaret eden herkeste uyandırdığı o derin, tarif edilmesi güç duyguda saklıdır.
Dünyanın Aynasında Kaybolmak: Uyuni
Andlar'ın yüksek platosunda, deniz seviyesinden yaklaşık 3.600 metre yüksekte uzanan Salar de Uyuni, kitlesel turizm rotalarının ötesinde, sessizliğiyle bizi içine çeken bir “yavaş keşif” coğrafyası. Yağmur mevsiminde oluşan o ünlü yansımalar bile burada bir gösteriş unsuru değil; aksine doğanın kendine sakladığı bir şiir gibi ortaya çıkıyor. Sabahın ilk ışıklarında, henüz ayak izleri bile oluşmamışken bu beyaz boşlukta yürümek, insanın kendi iç sesiyle baş başa kaldığı nadir anlardan biri. Uyuni’de manzara izlenmez; manzaranın bir parçası olunur.
Bu coğrafyanın kültürel katmanları da en az doğası kadar derin. Tuzdan inşa edilmiş yapılar And kültürünün doğayla kurduğu dengeli ilişkinin somut bir ifadesi; sade ama anlamlı. Incahuasi Adası’ndaki dev kaktüsler, yüzlerce yıllık zamanın sessiz tanıkları gibi yükselirken, yakındaki tren mezarlığı endüstri çağının unutulmuş hayallerini paslı yüzeylerde taşıyor. Daha da ötesinde, çevredeki renkli lagünler ve flamingolar, bölgenin yalnızca bir “çöl” olmadığını; yaşayan, nefes alan bir ekosistem olduğunu da hatırlatıyor.
Uyuni’nin asıl değeri, onu nasıl deneyimlediğimizde saklı. Yerel rehberimizle küçük gruplar halinde yapacağımız keşifler, bölgenin ruhunu anlamanın en zarif yolu. Gün ortasında, gökyüzü bulutsuz ve ışık kusursuzken tuz çölü bir anda dev bir aynaya dönüşür; ufuk çizgisi silinir, gökyüzü ve yeryüzü tek bir yüzeyde birleşir. Bu an, perspektifin yok olduğu, insanın kendini hem sonsuz hem de hafif hissettiği büyüleyici bir yanılsamadır. Uyuni’nin en saf ve en unutulmaz hali...
And Dağları’nın Eteklerinde Bir Kadeh: Şili Şarap Vadileri
Pasifik’in serin rüzgârı, And Dağları’nın görkemli silüetiyle buluşurken, yeniden SADECE SEÇKİN MATİLDA GEZGİNLERİ için Şili’nin en etkileyici rotalarından biri başlar. Bu yolculuk, yalnızca bir coğrafyayı değil; renkleri, tatları ve ruhu keşfetmenin davetidir. Valparaíso’nun pastel tonlara boyanmış yamaçları, sanatın sokaklara taştığı bir açık hava galerisi gibi uzanırken, hemen yanı başındaki Vina del Mar zarif sahil şeridiyle modern bir kaçış sunar. Bu iki şehir, Şili’nin hem asi hem de sofistike ruhunu bir arada yaşatır. Valparaíso’da sabah, dar sokaklarda yankılanan ayak sesleri ve grafitilerle süslü duvarlar arasında uyanır. Eski asansörlerle tepelerden aşağı süzülürken, Pasifik’in sonsuz mavisi göz kırpar. Şehrin bohem atmosferi, Pablo Neruda’nın dizelerini hatırlatır; burada her köşe bir hikâye anlatır.
Kısa bir yolculukla ulaşılan bağ rotaları ise, And Dağları’nın eteklerinde uzanan üzüm denizleriyle büyüler. Şili Şarap Vadisi serin iklim şaraplarıyla dünya sahnesinde adından söz ettirir. Bir kadeh Sauvignon Blanc ya da Carmenere eşliğinde, rüzgârın üzüm yapraklarıyla dansını izlemek, zamanın yavaşladığı bir an yaratır. Şarap tadımı burada sadece bir aktivite değil; doğayla kurulan estetik bir köprüdür. .
Bir diğer unutulmayacak deneyim ise bu rotada yaşayacağımız lezzet yolculuğudur. Pasifik’in tuzlu rüzgârı yüzümüze çarparken, Vina del Mar kıyılarında sofralarımızı süsleyecek deniz ürünleri adeta bir sanat formuna dönüşür. Şehrin zarif sahil şeridinde, gün batımına karşı kurulan masalarda servis edilen taptaze ceviche’ler, lime ve kişnişin keskin uyumuyla damağı uyandırırken; buz üzerinde sunulan istiridyeler okyanusun saf lezzetini doğrudan sofraya taşır. Burada yemek yemek sadece bir ihtiyaç değil, Pasifik’le kurulan rafine bir ilişikidir; her lokmada dalgaların ritmini hissederiz. Yerel şefler, Şili mutfağının sadeliğini modern dokunuşlarla birleştirerek deniz mahsullerini adeta yeniden yorumlar. Izgara balıkların hafif is kokusu, karamelize yüzeyiyle dengelenirken; tereyağında mühürlenmiş diğer deniz ürünleri , narenciye notalarıyla zarif bir kontrast yaratır. MATİLDA GEZGİNLERİ için Vina del Mar’da alınacak okyanus manzaralı gün batımı yemeği, lüksün gösterişsiz halini sunar: yalın, taze ve etkileyici. Bu kıyı kasabasında deniz ürünleri gurmesi olmak, aslında doğanın en saf haline tanıklık etmek demek.
Ay'da Yürümek: Valle de la Luna
Bolivya’nın başkenti La Paz’ın hemen dışında uzanan Bolivya Ay Vadisi (Valle de la Luna), ilk bakışta insana dünyadan çok uzak bir gezegene adım atmış hissi veriyor. Rüzgâr ve yağmurun yüzyıllar boyunca sabırla şekillendirdiği sivri kayalar, kraterimsi yüzeyler ve labirenti andıran patikalar, doğanın heykeltıraşlık gücünü gözler önüne seriyor. Özellikle gün batımında kızıl ve altın tonlarına bürünen bu sıra dışı manzara, bizlere unutulmaz bir görsel şölen sunuyor.
Vadide yürüyüş yaparken her adımda farklı bir form ve siluetle karşılaşmak mümkün; kimi zaman ince kuleler, kimi zaman dev kum kalelerini andıran yapılar arasında kayboluyoruz. Şehrin karmaşasından sadece birkaç kilometre uzakta olmasına rağmen burada hâkim olan sessizlik ve dinginlik, bizlere adeta başka bir dünyadaymış hissi yaşatıyor. Ay Vadisi, doğa ve fotoğraf tutkunları için olduğu kadar, kısa ama etkileyici bir kaçamak arayan gezginler için de Bolivya’nın en büyüleyici duraklarından biri.
Pablo Neruda'nın İzinde Santiago:
Şili’nin kalbi Santiago, yalnızca And Dağları’nın eteklerinde yükselen modern bir metropol değil; aynı zamanda Pablo Neruda’nın dizelerinde yankılanan tutkulu bir ruhun evi. Şehrin bohem mahallesi Bellavista’da dolaşırken, rengârenk duvar resimleri ve sokak müzisyenleri arasında kaybolmak, Neruda’nın kelimelerinde geziniyormuş hissi verir. Şairin evi La Chascona ise sadece bir müze değil; denize, aşka ve hayata duyduğu bağlılığın şiirsel bir yansımasıdır. Her köşesi bir metafor, her detayı bir hikâye olan bu ev, bizleri edebiyatla gerçeklik arasında büyülü bir yolculuğa çıkarır.
Gün batımında yol alacağımız San Cristobal Tepesi’nden şehre bakarken, Andlar’ın kızıl tonlara bürünen zirveleri ve Santiago’nun ışıkları adeta bir şiirin son dizeleri gibi gözlerimizin önüne serilir. Şehir, bir yandan Latin Amerika’nın dinamik enerjisini taşırken, diğer yandan Neruda’nın melankolik romantizmini hissettirir. Santiago’da geçirilen her an, bu sebeple sıradan bir seyahatten çok daha fazlasına dönüşür; bu, kelimelerle yazılmış bir şehri adım adım keşfetmenin büyüsüdür.
Andlar'ın Gölgesinde Saklanan Şehir: Asuncion
Güney Amerika’nın kalabalık turistik rotalarının biraz dışında kalan Asuncion, ilk bakışta mütevazı ama derinlere indikçe çarpıcı bir karaktere sahip. Paraguay Nehri kıyısına kurulu bu şehir, modern yaşamla kolonyal geçmişin iç içe geçtiği sokaklarıyla bizleri zamansız bir yolculuğa çıkarıyor. Gün batımında Costanera boyunca yürürken gökyüzünün turuncuya çalan tonları nehirle buluşuyor, şehir yavaşça ritmini düşürüyor ve Asuncion’un sakin ama etkileyici ruhu kendini hissettirmeye başlıyor.
Asuncion'da dolaşırken pastel tonlardaki tarihi yapılar, yerel pazarların canlılığı ve Paraguay kültürünün sıcaklığı her köşede görülüyor. Gürültüden uzak, samimi ve keşfedilmeyi bekleyen bir başkent olan Asuncion, gösterişten uzak güzelliğiyle seyahat dergilerinin gizli yıldızı olmayı hak ediyor.
Sokaklar Tuval, Şehir Başyapıt: Sao Paulo
MATİLDA'nın deyimiyle “Sokaklar Tuval, Şehir Başyapıt” sözünü en çok hak eden yerlerden biri Brezilya’nın kalbi Sao Paulo. Devasa gökdelenlerin gölgesinde uzanan bu şehir, ilk bakışta kaotik bir metropol gibi görünse de aslında her köşesinde sanatın nabzı atıyor. Vila Madalena’daki ünlü Beco do Batman sokakları, rengârenk grafitileriyle adeta açık hava galerisine dönüşmüş durumda; duvarlar yalnızca boya değil, hikâyelerle kaplı. Gün doğumunda Avenida Paulista boyunca yürürken modern mimarinin sert çizgileriyle karşılaşırken, birkaç sokak ötede sokak sanatçılarının özgür ruhu sizi bambaşka bir dünyaya taşıyor.
Sao Paulo’nun görkemi sadece görsel şöleninde değil, aynı zamanda hissettirdiği enerjide saklı. Şehir hiç susmuyor; kahve kokuları, samba ritimleri ve kalabalığın ritmik adımları birbirine karışıyor. Gündüzleri müzeler ve galerilerle kültür dolu bir keşif sunan bu dev şehir, gece olduğunda ışıklarla başka bir karaktere bürünüyor. Burada her an bir sahne, her köşe yeni bir hikâye. Sao Paulo, gezilen değil, hissedilen ve insanın içine işleyen bir başyapıt gibi var olmaya devam ediyor.
TÜRKİYE’DEN İLK KEZ ve SADECE MATİLDA’DA ÖZEL İZİNLE Maya piramidinde konaklama ve gündoğumu Maya şaman ayini.. Yer altının gizli cennetleri Yucatan cenoteleri ve antik Maya havuzlarında yüzme.. At sırtında Pacaya Volkanı ve lav üstünde pizza pişiren şef Don David Garcia ile dünyanın tek volkanik pizzası.. Yine sıra dışı bir konaklama: Casa Santo Domingo.. La Casa de Enrico’da törensel Maya gastronomisi.. Meksika’dan Guatemala’ya Mayalar’ın Amerika’sı..
Festivalleri, gizemleri ve yüzyıllardır süren gelenekleriyle baş döndüren ülke Peru.. Güney Amerika’nın en büyük kum tepeleri ve gözyaşlarından doğan mucize Huacachina.. TÜRKİYE’DEN İLK DEFA ve SADECE MATİLDA’DA palmiye ağaçlarıyla kaplı yemyeşil Ica vahasında konaklama.. Özel planör uçaklarla Nazca Çizgileri ve antik dev figürlerin öyküsü.. Asırlarca bulunamayan dünya harikası Machu Picchu.. Cam tavanlı trenle Kutsal Vadi.. Sürat botlarıyla Ballestas Adaları.. Mistik İnka toprakları..
Pasifik Okyanusu’nda sırlarla dolu ıssız bir ada.. Gizemli dev heykeller ve aydınlanmamış karanlık bir tarih.. Esrarengiz Moai heykelleri ve eski çağ gelenekleri.. Tapınaklar, kutsal tören alanları ve totemler.. Volkanlar ve kül kolonileri.. James Cook’un seyir defteri.. Uzun kulaklar ve kısa kulaklar.. Arkeoastronomi.. TÜRKİYE’DEN İLK KEZ ve SADECE MATİLDA GEZGİNLERİNE ÖZEL: Tunu Ahi seremonisi.. Rapa Nui kehanetleri.. Mavi okyanusun beyaz kum mercanına karıştığı Anakena..